Faydalı Karar ve İçtihatlar

Ölüm Aylığı Dolandırıcılık Yargıtay Ceza Genel Kurulu

Ölüm Aylığı Dolandırıcılık Yargıtay Ceza Genel Kurulu

Yazar: Erol Hukuk Bürosu

Ölüm Aylığı Dolandırıcılık Yargıtay Ceza Genel Kurulu

“Sanıklardan A'nin vefat eden sigortalı babasından kalan ölüm aylığını alabilmek için eşi olan diğer sanık ile resmen boşanmalarına karşın aynı evde birlikte yaşamaya devam etmeleri ve bu süre içinde Sosyal Güvenlik Kurumundan ölüm aylığı almaları şeklindeki eylemleri nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturmaz.”

Sanıkların nitelikli dolandırıcılık suçundan beraatlerine karar verilen somut olayda, Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıklardan A'nin vefat eden sigortalı babasından kalan ölüm aylığını alabilmek için eşi olan diğer sanık ile resmen boşanmalarına karşın aynı evde birlikte yaşamaya devam etmeleri ve bu süre içinde Sosyal Güvenlik Kurumundan ölüm aylığı almaları şeklindeki eylemlerinin nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;

12.05.1969 tarihinde evlenen sanıkların boşandıklarına dair Bartın 1.Asliye Hukuk Mahkemesinden verilen 11.02.2004 tarih ve 697-46 sayılı karara göre, davacı M’ın 22.04.1946, davalı A'ın 20.05.1952 doğumlu olup tarafların 3 çocukları olduğu, yaptıkları anlaşma uygun bulunarak boşanmalarına karar verildiği, nafaka konusuyla ilgili bir açıklamada bulunulmadığı ve kararın 09.03.2004 tarihinde temyiz edilmeksizin kesinleştiği,

Sanık A'in, boşanma kararının kesinleşmesinden sonra katılan kuruma müracaat ettiği ve 30.03.2004 tarihli aylık bağlama kararı ile 01.04.2004 tarihinden itibaren 506 sayılı Kanuna göre kendisine ölen sigortalı babasından dolayı aylık bağlandığı,

Sanıkların boşanmalarına rağmen aynı evde birlikte yaşamaya devam ettikleri ve Sosyal Güvenlik Kurumundan aylık almaya devam ettiklerinin çeşitli kurumlara şikayet dilekçeleriyle iletilmesi üzerine başlatılan soruşturma kapsamında kolluk tarafından düzenlenen 25.08.2010 tarihli tutanağa göre; M'a ait evin içinde bulunan yaşlı olan bayanın ev içerisinde gizlenmeye çalıştığı, genç olan S'ın A'in bu evde olmadığını ve  100 metre kadar ilerde G’e ait evde ikamet ettiğini ifade ettiği, daha sonra tekrar seslenilmesi üzerine A'in ev içinden çıkıp geldiğinde; "beni bulduğunuz M'in evinde oturmuyorum, benim resmi ikametim olan G'in evinde oturuyorum" dediği, daha sonra eve gelen M’ın; "ben bu evde kızımla ikamet ediyorum, boşandığım eşim A yarın yapacağım mevlüt yemeğine yardım etmek için buradadır, sürekli yanımda bulunmuyor, sadece günlük görüyorum, A'yi nüfus sayımında GD'in evinde saydılar, eski eşim oğlumla birlikte bu kişinin evinde oturmaktadır" dediği,

Sanıkların ikamet ettiklerini söyledikleri evlerin konumunu gösteren ve kolluk tarafından çizilen krokide, sanık M'e ait ev ile sanık A'nin birlikte oturduklarını söylediği G'e ait evin arasının 50 metre olduğu, her iki ev ve bahçesinin aynı tel çit ile çevrelendiğinin tespit ediliği,

Kolluk tarafından 14.12.2009 tarihinde düzenlenen ikinci bir tutanağa göre de;  sanık M'in ikametine gidildiğinde ev içerisinde Ayşe B’in olduğunun görüldüğünün belirtildiği,

Sosyal Güvenlik Kurumu Bartın İl Müdürlüğü tarafından başlatılan idari tahkikatta, sanıkların ikamet ettikleri köyün muhtarı Y ile azalar A ve M'in 29.03.2010 tarihinde kontrol memuruna; "M ile A'in M'e ait evde ikamet etmektedirler, evlerinin 100 metre ilerisinde G'e ait ev A tarafından ikamet adresi olarak göstermiş, ama bu evde yaşadığını hiç görmedik" şeklinde anlatımda bulundukları, bu idari tahkikat sonucunda düzenlenen raporda sanıkların boşanmalarına rağmen birlikte yaşamaya devam ettikleri kanaatinin belirtildiği,

İdari tahkikat raporunun kuruma iletilmesi üzerine, katılan kurum tarafından A'ye ödenen aylığın 20.10.2008 itibariyle kesilerek 20.10.2008 ile 19.09.2010 tarihleri arasında ödenen 6.409,78 Liranın 5510 sayılı Kanunun 96/1-a maddesi uyarınca tahsiline karar verildiği, ancak bu miktarın tahsil edilip edilmediği hususunda bir bilginin dosyada bulunmadığı,Anlaşılmaktadır.

5237 sayılı TCK’nun  “Dolandırıcılık” başlıklı 157. maddesinde; “Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir” şeklinde dolandırıcılık suçunun temel şekli düzenlenmiş olup, 158. maddesinde ise suçun nitelikli halleri on bent halinde sayılmıştır.

Dolandırıcılık suçunun maddi unsurunun hareket kısmı, 765 sayılı TCK’nun 503. maddesinde bir kimseyi kandırabilecek nitelikte hile ve desiseler yapma olmasına karşın, 5237 sayılı TCK’nun 157. maddesinde hileli davranışlarla bir kimseyi aldatma şeklinde ifade edilmiş olup, 765 sayılı Kanunda yer alan desise kavramına 5237 sayılı Kanunda yer verilmemiş ve hileye desiseyi de kapsayacak şekilde geniş bir anlam yüklenmiştir.

Malvarlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için;

1) Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması,

2) Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması,

3) Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlaması,

Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.

Fail kendisi veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar yapmalı, bu davranışlarla bir başkasına zarar vermeli, verilen zarar ile eylem arasında uygun nedensellik bağı bulunmalı ve zarar da, nesnel ölçüler göz önünde bulundurularak belirlenecek ekonomik bir zarar olmalıdır.

Görüldüğü gibi, dolandırıcılık suçunu diğer malvarlığına karşı işlenen suç tiplerinden farklı kılan husus, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Birden çok hukuki konusu olan bu suç işlenirken, sadece malvarlığı zarar görmemekte, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Madde gerekçesinde de, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin etkilendiği ve irade özgürlüğünün ihlâl edildiği vurgulanmıştır.

5237 sayılı TCK’nun 157. maddesinde yalnızca hileli davranıştan söz edilmiş olmasına göre, her türlü hileli davranışın dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağının belirlenmesi gerekmektedir.

Kanun koyucu anılan maddede hilenin tanımını yapmayarak suçun maddi konusunun hareket kısmını oluşturan hileli davranışların nelerden ibaret olduğunu belirtmemiş, bilinçli olarak bu hususu öğreti ve uygulamaya bırakmıştır.

Hile, Türk Dili Kurumu sözlüğünde; “birini aldatmak, yanıltmak için yapılan düzen, dolap, oyun, desise, entrika” (Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, s.891) şeklinde, uygulamadaki yerleşmiş kabule göre ise; “Hile nitelikli yalandır. Yalan belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun denetleme olanağını ortadan kaldırmalıdır. Kullanılan hile ile mağdur yanılgıya düşürülmeli ve yanıltma sonucu kandırıcı davranışlarla yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır... hileli davranışın aldatacak nitelikte olması gerekir. Basit bir yalan hileli hareket olarak kabul edilemez” biçiminde tanımlanmıştır.

Öğretide de hile ile ilgili olarak; “olaylara ilişkin yalan açıklamaların ve sarf edilen sözlerin doğruluğunu kuvvetlendirecek ve böylece muhatabın inceleme eğilimini etkileyebilecek yoğunluk ve güçte olması ve bu bakımdan gerektiğinde bir takım dış hareketler ekleyerek veya böylece var olan halden ve koşullardan yararlanarak, almayacağı bir kararı bir kimseye verdirtmek suretiyle onu aldatması, bu suretle başkasının zihin, fikir ve eylemlerinde bir hata meydana getirmesidir” (Sulhi Dönmezer, Kişilere ve Mala Karşı Cürümler 2004, s. 453),“objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki meydana getiren her türlü davranıştır” (Tezcan/Erdem/Önok, Teorik ve Pratik Ceza Hukuku 2006, s. 558), “hile, oyun, aldatma, düzen demektir. Objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki doğurucu her davranış hiledir” (Centel/Zafer/Çakmut, Kişilere Karşı Suçlar 2007, Cilt I. s. 452) biçiminde tanımlara yer verilmiştir.

Yerleşmiş uygulamalar ve öğretideki baskın görüşlere göre ortaya konulan ilkeler gözönünde bulundurulduğunda; hile, karşısındakini aldatan, yanılgıya düşüren, düzen, dolap, oyun, entrika ve bunun gibi her türlü eylem olarak kabul edilebilir. Bu eylemler bir gösteriş biçiminde olabileceği gibi, gizli davranışlar olarak da ortaya çıkabilir. Gösterişte, fail sahip bulunmadığı imkanlara ve sıfata sahip olduğunu bildirmekte, gizli davranışta ise kendi durum veya sıfatını gizlemektedir. Ancak sadece yalan söylemek, dolandırıcılık suçunun hile unsurunun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir. Kanun koyucu yalanı belirli bir takım şekiller altında yapıldığı ve kamu düzenini bozacak nitelikte bulunduğu hallerde cezalandırmaktadır. Böyle olunca hukuki işlemlerde, sözleşmelerde bir kişi mücerret yalan söyleyerek diğerini aldatmış bulunuyorsa bu basit şekildeki aldatma, dolandırıcılık suçunun oluşumuna yetmeyecektir. Yapılan yalan açıklamaların dolandırıcılık suçunun hileli davranış unsurunu oluşturabilmesi için, bu açıklamaların doğruluğunu kabul ettirebilecek, böylece muhatabın inceleme eğilimini etkisiz bırakabilecek yoğunluk ve güçte olması ve gerektiğinde yalana bir takım dış hareketlerin eklenmiş bulunması gerekir.

Failin davranışlarının hileli olup olmadığının belirlenmesi noktasında öğretide şu görüşlere de yer verilmiştir: “Hangi hareketin aldatmaya elverişli olduğu somut olaya göre ve mağdurun içinde bulunduğu duruma göre belirlenmelidir. Bu konuda önceden bir kriter oluşturmak olanaklı değildir”(Özbek/Kanbur/Doğan/Bacaksız/Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 2010, s.687), “Hileli davranışın anlamı birtakım sahte, suni hareketler ile gerçeğin çarpıtılması, gizlenmesi ve saklanmasıdır”(Doğan Soyaslan, Ceza Hukuku Özel Hükümler 6. Baskı, sf.343), “Hilenin, mağduru hataya sürükleyecek nitelikte olması yeterlidir; ortalama bir insanı hataya sürükleyecek nitelikte olması aranmaz. Bu nedenle, davranışın hile teşkil edip etmediği muhataba ve olaya göre değerlendirilmelidir”(Centel/Zafer/Çakmut, Kişilere Karşı İşlenen Suçlar 2007, Cilt I. s.457).

Esasen, hangi davranışların hileli olup olmadığı ve bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği yolunda genel bir kural koymak oldukça zor olmakla birlikte, olaysal olarak değerlendirme yapılmalı, olayın özelliği, mağdurun durumu, fiille olan ilişkisi, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmak suretiyle sonuca ulaşılmalıdır.

Uyuşmazlığın sağlıklı bir çözüme kavuşturulabilmesi açısından sosyal güvenlik mevzuatının ilgili hükümleri de değerlendirilmelidir.

506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 23. maddesi ile bu kanunu yürürlükten kaldıran 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun benzer şekilde düzenlenmiş olan 34. maddesinde; ölen sigortalının usulüne uygun olarak hesaplanacak aylığının, çalışmayan veya kendi sigortalılığı nedeniyle gelir ve aylık bağlanmamış olan evli olmayan, evli olmakla beraber sonradan boşanan veya dul kalan kızlarına belirli bir oranda aylık olarak bağlanması öngörülmüştür.

5510 sayılı Kanunun "Gelir ve aylık bağlanmayacak haller" başlıklı 56. maddesinin son fıkrasında; "Eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen eş ve çocukların, bağlanmış olan gelir ve aylıkları kesilir. Bu kişilere ödenmiş olan tutarlar, 96 ncı madde hükümlerine göre geri alınır" hükmü bulunmakta olup bu hüküm aynı kanunun 108. maddesinin (d) bendi uyarınca 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu kanun kapsamında yapılan "yersiz ödemelerin geri alınması" usulü de 96. maddede ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.

27.09.2008  gün ve 27010 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren  Fazla veya Yersiz Ödemelerin Tahsiline İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin,  "İlgililerin kasıtlı ve kusurlu davranışlarından doğan fazla veya yersiz ödemeler" başlıklı 5. maddesi;

"(1) Bu Yönetmeliğin uygulamasında;

a)Kuruma verilen veya ibraz edilen belgelerle gerçeğe aykırı bildirimde bulunulması,

b)Örneği Kurumca hazırlanan belgelerle bildirilmesi taahhüt edilen durum değişikliklerinin bir ay içinde Kuruma bildirilmemesi,

c)Kanunda öngörülen şartlar yerine gelmediği hâlde, sahte bilgi ve belgelerle sağlık hizmetleri ve diğer haklardan, ödeneklerden yararlanılması ile gelir veya aylık bağlatılması,

ç)Sahte hizmet kazandırılmak suretiyle sağlık hizmetleri ve diğer haklardan, ödeneklerden yararlanılması ile gelir veya aylık bağlatılması,

d)Boşanma nedeniyle gelir veya aylık bağlandıktan sonra boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşanması,

e)Gelir ve aylıklarının kesilmesi gerektiği hâlde durumun gizlenmesi ve/veya bildirilmemesi,

f)Sigortalılar ile gelir veya aylık alanlara yapılan ödemelerden, hak sahipliği sona ermesine rağmen her hangi bir kişi tarafından tahsilat yapılması,

ilgililerin kasıtlı ve kusurlu davranışlarını oluşturur.

(2) Birinci fıkrada sayılan durumların tespit edildiği tarihten geriye doğru en fazla on yıllık süre içinde yapılan fazla veya yersiz ödemeler, her bir ödemenin yapıldığı tarihten itibaren hesaplanacak kanunî faizi ile birlikte tahsil edilir" şeklinde iken, 04.05.2013 gün ve 28637 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan değişiklikle; "Birinci fıkranın (b) ve (d) bentlerinde belirtilen durumlar ile aynı fıkranın (f) bendi kapsamında, bir aylık döneme ilişkin gelir ve aylıkların her hangi bir kişi tarafından tahsil edilmesi hali hariç olmak üzere, Kurumun yanlış işlem ve ödeme yapmasına sebebiyet veren ve bu suretle adına borç tahakkuk ettirilen ve/veya borç tahakkuk ettirilmesine neden olan kişiler hakkında, ayrıca Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunulur" şeklindeki 3. fıkra eklenmiştir. Bahse konu yönetmelikte yapılan bu değişiklikle boşanma nedeniyle aylık bağlandıktan sonra boşanılan eşle fiilen birlikte yaşanması halinde yapılan yersiz ödemelerin kanuni faizi ile tahsil edileceği, ancak ilgili kişiler hakkında Cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunulmayacağı öngörülmüştür.

Diğer taraftan 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun boşanmaya ilişkin olan 166. maddesinin ilk üç fıkrası; "Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir.

Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir.

Evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi hâlinde, evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu hâlde boşanma kararı verilebilmesi için, hâkimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın malî sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması şarttır. Hâkim, tarafların ve çocukların menfaatlerini göz önünde tutarak bu anlaşmada gerekli gördüğü değişiklikleri yapabilir. Bu değişikliklerin taraflarca da kabulü hâlinde boşanmaya hükmolunur. Bu hâlde tarafların ikrarlarının hâkimi bağlamayacağı hükmü uygulanmaz..." şeklinde düzenlenmiş, üçüncü fıkrada anlaşmalı boşanmaya yer verilmiştir. Bu düzenleme ile evlilik birliğinin en az bir yıl sürmüş olması şartıyla eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin açtığı davayı diğer eşin kabul etmesi halinde başkaca bir sebep araştırılmadan evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılacak ve mahkemece boşanmaya hükmolunacaktır.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

12.05.1969 tarihinde evlenen sanıkların Bartın 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 09.03.2004 tarihinde kesinleşen ilamı ile anlaşmalı olarak boşanmalarına rağmen aynı evde oturmaya devam etmeleri, boşanma kararının kesinleşmesinden sonra sanık A'nin ölen sigortalı babasından dolayı aylık almak için katılan kuruma müracaatta bulunması ve 506 sayılı Kanun hükümleri uyarınca 01.04.2004 tarihinden itibaren katılan kurumdan aylık almaya başlaması şeklinde gerçekleşen olayda, boşanmalarına rağmen birlikte yaşamaya devam eden sanıkların yürürlükte bulunan mevzuata göre verilen, halen de geçerli olan ve hukuki sonuç doğuran boşanma ilamına dayanarak katılan kuruma aylık bağlanması için başvuruda bulunmaları eylemi hileli davranış olarak kabul edilemeyeceğinden dolandırıcılık suçunun unsurları oluşmamıştır. Nitekim boşanma nedeniyle aylık bağlandıktan sonra boşanılan eşle fiilen birlikte yaşandığının belirlenmesi halinde, ödenmekte olan aylık 5510 sayılı Kanunun 56. maddesinin son fıkrası uyarınca kesilerek yapılan yersiz ödemeler aynı kanunun 96. maddesi ve "Fazla veya Yersiz Ödemelerin Tahsiline İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik" hükümleri uyarınca ilgili kurum tarafından kanuni faizi ile birlikte tahsil edilecek, ancak bu yönetmeliğin 5. maddesine 04.05.2013 tarihinde eklenen 3. fıkraya göre ilgili kişiler hakkında kurum tarafından artık Cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda da bulunulmayacaktır.

Bu itibarla, sanıkların beraatına ilişkin yerel mahkeme hükmü ile bu hükmü onayan Özel Daire kararında bir isabetsizlik bulunmadığından, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.(CGK.26.11.2013 15-1363-533)

Share This Artcle :